Mehmet Çiftçigüzeli
Mehmet Çiftçigüzeli
mehmetciftciguzeli@hotmail.com

NEDEN MEHMET AKİF ERSOY, NİÇİN NECİP MAHFUZ?..


28 Şubat 2011 Pazartesi 21:55

Yazarlar, edipler, sanatçılar yaşadıkları zaman diliminden, ailelerinden, muhitlerinden ve de olaylardan, gelişmelerden hep etkilenmiş, eserlerine bunları yansıtmışlardır.

İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) yaşadığı ve tanıklık yaptığı dönem; savaşların, siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel ve dini gelişmelerin hız kazandığı bir dönemdir. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Deeveeleti’nin dağılma ve yıkılma acısı, ağır yenilgiler, işgaller, kayıplar, iç ve dış politikalardaki çirkinlikler, ikiyüzlülükler, emperyalizm, bağımısızlık ve hürriyet mücadelesi, fukaralık, yoksulluk ve öteki bütün açmazları bu dönemde görmek mümkün.

Mısır’ın Nobel Ödüllü(1988) yazarı Necip Mahfuz (1912-2006) da yaşadığı dönem itibariyle ülkesinin İngiliz işgali(1882-1918) ve mandası (1918- 1936) uygulamalarını görmüş, bütün dünya ve özellikle Avrupa çalkalanırken kendisini Mısır milli hareketi içinde bulmuştur. Necip Mahfuz Mısır Hidivliği, Krallığı dönemini, devrimi ve ihtilalleri yaşamış, savaş görmüş, siyasi ve ideolojik değişimlerin içinde bulunmuş bir yazardır.

Mehmet Akif Ersoy ve Necip Mahfuz’un eserlerinde bu gelişmelerin izini bulmak   mümkündür. Her ikisi de yaşadıkları dönemi, insanları, yönetimleri anlatarak halkıyla örtüşmenin örneklerini verirler. Sorunları, sıkıntıları, sancıları, acıları, yabancılaşmayı hatırlatmalarına rağmen umut olmayı da sürdürmüşlerdir. Uzun bir dönem ve hala okunmalarının, eserlerinin birbiri ardından basılmasının, değişik dillere tercüme edilmesinin altında böylesine önemli bir “tema”   ve “vurgu” vardır.

BİR ABİDE MÜTEFEKKİR

Teker teker ela alacak olunursa..Mehmet Akif Ersoy ilhamını kur’anda alan mü’min bir aydın, üniversite hocası, Türk’ün istiklal savaşına katılmış bir gazi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurucusu, ülke içinde ve yurtdışında (Suudi Arabistan, Almanya ve Mısır’da) görev yapmış, doğu ve batı dillerini bilen, dünya gelişmelerini yakından takip eden ve bir münevver sorumluluğu içinde hareket bir insan.

Aşırı mütevazi bir şair   “İtiraf”ında “Aczimin   giryesidir bence bütün asarım/  Ağlarım, ağlatamam; hissederim söyleyemem/ Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım/Oku şayet sana bir hisli yürek lazımsa/Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa” diye hatırlatsa ve devam etse bir başka deyişinde “ Safahat’ımda şi’r arayan hiç bulamaz” deyiversede öyle değil.

Toplum  Akif’in dizelerinde kendini buluyor. Milletiyle örtüşen bir şair Mehmet Akif. Halkın derdini kendine dert edinmiş bir sanatçı. Topmunun ızdırabını yüklenmiş. İdealizm sahibi bir münevver.

Savaşın bitmesi Mehmet Akif’in milletin sorunlarıyla dertlenmesine mani değil. Halkın günlük hayatını aktarıyor dizelerine. Fotoğrafta cami, sokak, mahale, ev, medrese, mektep, kahvehane, mezarlık , hastalar, seyyar satıcılar, müşteriler, hamallar, yetimler, dullar, fukaralar, yoksullar, meyhane ve içkinin derinleştirdiği fecaat örnekleri, yönetimlerin bozukluğu, rüşvet ve faiz illeti, bütün bunlarla ceht görünüyor. Cemiyetin basit tasvirleri o’nun şiirinde belgeselleşiyor. Objektifine aynısıyla yansıyor Akif’te.

GELECEĞİN İNŞASINA ÇALIŞMAK

Mehmet Akif böylesine fotoğraflar karşısında muzdariptir. Çile içindedir. Toplunun çözülmesini, bozulmasını, dağılışını, yıkılışını görüyor. Refah çıtası yüksek bir dönemden acıların derinleştiği bu resime bakarken zaman zaman öfkeleniyor, hatta isyana varan serzenişlerde bulunuyor, zaman zaman da coşuyor yüreğinin kaldırabildiği kadar. Çözüm arıyor sorunlara, fukaralığa, cehalete ve taassuba. Toplumun meselesi hep Akif’in meselesi olmuştur. Hatta o insanların içinden herhangi  biri gibidir ızdırabıyla.

Zaman zaman ülke sorunlarıyla alakalı olarak aydınlara, halka, yönetimlere, yönetilenlere, bürokratlara, hocalara,   varlıklılara, yaşlıya, gence, edibe, alime, askere, sarhoşa, cami cemaatine bazen sert ve acımasız, bazen de şefkatle seslenir.

Siyasal çıkarlar, bizans oyunuları, rüşvet, ispiyonculuk, zübbelik, batı taklitçiliği, cehalet, tembellik, atalet, hurafecilik, taassup, ırkçılık, aydınların halktan kopukluğu, iyi geleneklerin kaybolması, taklit, yabancılaşma, özden kopma, insana ve topluma ilgisizlik, dinin hayattan soyutlanması ve yanlış alğılanması, vahdetin çözülmesi ve birliğin dağılması konuları mücadele ettiği ve öne çıkan hususlardır Mehmet Akif Ersoy’da. Bunlara karşı mücadelesini de her yerde söyleyebiliyor, çekinmiyor, hatta haykırıyor. Geleceğin inşasını da umutla kurmaya çalışıyor.

DERTLERİ DERTLENMEK

Mehmet Akif, Seyfi Baba’da sefalet içindeki bir fukara evine dikkat çeker.

Küfe’de   babasının vefat etmesi dolayısıyla okumak istediği halde okuma fırsatı bulamayan ve mecburen baba mesleği hamallığa başlayan 12 yaşındaki Hasan’ın hikayesi anlatılır.

Hasır’da hasta ve fukara bir kadın anlatılır. Kadının kefen parası bile yoktur. Kadın mezara   kefen ile değil de bir hasıra sarılarak defnedilir.

Meyhane’de ise bir aile dramı, fecaatı yansıtılır. Alkol ve kumarbaz aile reisi   meyhanede vakit geçirirken, hanımı çalışarak evi geçindirmekdir. Ancak hastalığından gücü tükenmiştir. Meyhaneye giderek kocasına durumu anlatır. Ancak adam, orada karısı boşar ve kadın da meyhanede düşerek bayılır.

Mezarlık’ta ise babasının mezarı başında   oğul ve annenin kur’an okurkenki   müspet tavırları, vefaları, değerbilirlikleri aktarılır.

Bayram şiirinde ise parası olmayan yetim bir kız çocuğunun salıncağa binmesi olayı zikredilir.

Selma’da ise vefat eden bir kız çocuğunun ailesinin acılar karşısında teselli edilişi tasvir edilir.

İstibdat adlı şiirde ise yönetim eleştirilir, Hürriyet şiirinde de istibdattan kurtulmanın bayram haberi verilir.

Kocakarı ve Ömer adlı   muhteşem şiirde yine yönetimin eleştirisi vardır.Dikkat çekilmesi üzerine de aç bilaç yaşayan, tencerede aş değil, taş kaynatan fukara aileye maaş bağlanması anlatılır. Akif, burada devleti yönetenlere görevlerini hatırlatır.

Dirvas da bir yönetim eleştirisidir. 13 yaşındaki Dirvas’ın Halife’ye kıtlık yüzünden aç insanların durumunu iletmesi ve anlatması olayı verilir. Amaç da gerçekleşir.

Köse İmam dizelerinde mağdur bir kadının şikayeti hikaye edilir.

Hasta’da ise müdür ile doktorun insafsızlığına terkedilen hasta bir çocuğun draması vardır.

Mahalle Kahvesi’nde dönemin bütün olumsuzlukları kahvahanede bir araya getirilmiştir.

Kör Neyzen’de gözleri görmeyen ve hayatını ney üfleyerek kazanan bir garibin öyküsü vardır.

Yemişçi İhtiyar’da ise kimsesizlik vurgulanır.

Fatih Camii’nde   baba ve çocuklarının camideki durumları tasvir edilir.

Seyfi Baba’da ihtiyarları görmezden gelen, yok sayan yönetimleri eleştirir.

Firavunla Yüzyüze şiirinde, firavunun baskısı hatırlatılır,   bu zulmü yorumlanır.

TOPLUMSAL ELEŞTİRİ VE DİL

Bu şiir de dahil Mehmet Akif , bütün bu dizelerinde mağdurdan yana taraftır. Tasvirler, hatırlatmalar, kurgular, söylemler, olaylar, hep toplumdan ve insandan yanadır. Toplum için sanat yapılmaktadır. Tavır toplum içindir. Halk içindeki kıssadan hisse’ye yer vermiştir. Mehmet Akif Ersoy sanatını topluma, yani millete bir hizmet ve ulaşım aracı olarak görmüş, yönetimleri de uyarmıştır. Akif böylesine fotoğraflar karşısında aşırı duyarlıdır. Acı çekmektedir.

Mehmet Akif Ersoy halkın deyişlerini de dizelerine yansıtmıştır. Bütün bunlar okunabilirliğini rahatlatmıştır. İnsanlar ve toplum sözkonusu dizelerde kendini bulmuştur. Yoksulluk, sefalet, kimsesizlik, fukaralık hikayeleri Akif ile dizelerde bilgi ve belge unsuru olarak yer bulmuştur. Bu hikayelerde olay kadar, aile, çocuk,  din, dil, ölüm, sosyal hayat öne çıkmış, toplumsal eleştiri de beraberinde gelmiştir.

Kulanılan dil de toplumun sokakta, evde, makamda, okulda, camide, meyhanede, mezar başında, çarşı ve pazarda kullandığı dildir. Osmanlıca ve konuşulan Türkçe şiiirlerinde aruzla bütünleşmiştir.

Safahat’ı genel olarak ele aldığımızda kişi adları da önemlidir; Peygamber, halife, sahabe, mezhep, padişah, sultan, devlet adamı, mutasavvıf, mütefekkir, sanatkar, millet, halk hikayesi kahraman adlarıyla, kent, tarih ve kendi çevresine ait isimler de Safahat’a yer alıyor. Adlar anlamlarına ve özelliklerine göre Safahat’ta sıralanıyor.

KAHİRE SEVDALISI BİR YAZAR

Necip Mahfuz’a gelince, evdeki, mektepteki, sokaktaki, mahalledeki, kahvedeki, meyhanedeki, saraydaki insanların tümünü diliyle, geleneğiyle, zaaf ve güzelliğiyle eserlerinde bulmak mümkün. Yaşadığı dönemlerin bilgisi ve belgesi eserlerine yansımıştır. Felsefe eğitimi alan Necip Mahfuz Kahire Üniversitesi, Vakıflar, Diyanet ve Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi çalıştı. Buradan Müsteşar olarak emekli oldu. Gazetelerde  ve başta El Ehram’da yazarlık yaptı. Vefatına kadar da fikri tartışmaların içinde yer aldı.

Babası ismini Kahire’nin ünlü doğum doktoru Necip Mahfuz Paşa’dan etkilenerek vermiştir.Gerçek adı ise İbrahim Ahmet El Başa’dır.

Daha öğrenci iken edebiyata olan alakasından dolayı İngiliz ve Fransız yazarlarını okudu. Önce dergilerde hikayeleri yayınlandı. Romana sonra geçti. Toplumcu ve gerçekçilik akımının içinde buldu kendisini. Doğduğu, yaşadığı ve özellikle kenar semtleriyle Kahire’nin her dönemini hep anlattı eserlerinde. Modern ve gerçekçi bir üslupla toplumsal, psikolojik, psikanalitik çözümlemelere, iç monoloğlara yer veren, dolayısıyla gelenekçi kurgudan uzaklaşan bir tarzı vardır.

Arap dünyasının liberal döneminin son temsilcilerinden biriydi. Arap dilinin sevdalısı, çağdaş Arap romanının da ortaya koyucusuydu. Mısır’daki halk hareketi olan devrimin (1919) Wafd Partisi’ne ve ilkelerine bağlıydı. Bölgeyi sarsan modernleşme depreminden yeni sentezler çıkarmaya çalıştı. Kahire’nin bütün sokaklarını sevdası   gibi biliyordu. Ününü hikaye ve romanlarına borçluydu.(1939) Önce tarihi romanlara alaka peyda etmiş, sonraları ise   toplumsal sorunlara ve ulusal kimlik arayışına eğilmiş,   en çok orta direğin hayatını konu etmiş, Mısır romanında bir yeni devir açmıştı.

Yazarın hem hayatı, hem eserleri Mısır’ın politik ve toplumsal hayatıyla bütünleşmişti. 30 senaryo, 40 roman, 100 hikaye yazdı. Cemal Abdülnasır’ı iktidara getiren askeri darbeye daha sonra karşı çıktı. Kadınlar ve siyasi tutuklular gibi toplumsal soranlara destek verdi. Marksist eleştiriden yana tavır takındı.

Modernleşme ile gündeme gelen demokrasi, liberalizm, sosyalizm ve laikliği kavramlarıyla yerel dile ve yaşantıya uygulaması mücadelesi verdi. Çalkantı uzun süünce başarılı olamadı. Kargaşadan sentez çıkarmaya çalıştı. Beklemeye koyuldu.

TİBE’NİN MÜCADELESİ

Sosyal ve siyasal gelişmelere paralel olarak kendini hep yenileyen Necip Mahfuz Mısır toplumunu ve yaşadığı muhiti çok yakından gözlemledi. Mısır tarihi’ni iyi biliyordu, Mısır medeniyetine ait romanlar yazdı.

Kaderin Cilvesi ve Tibe’nin Mücadelesi romanlarını Mısırlının, İngiliz işgaline karşı bir tepki olarak; yöneldiği   firavun milliyetçiliğinden etkilenerek kaleme aldı. Necip Mahfuz Kifah Tibe’de İngiliz işgaline karşı atalarından örnek vererek mücadelenin nasıl yapılacağına dikkat çeker. Yerli kültürün devamlılığı olarak Firavun milliyetçiliği 1930’lu yıllara kadar devam etti, entelektüel bir boyutu vardı. Edebiyat da Mısırlılaştırılmak isteniyordu.

Necip Mahfuz Kahire Üçlemesi’nde, Kahireli tüccar bir ailenin Birinci Dünya Savaşı yıllarından 1952’de Nasır’ın askeri darbesine kadar yayılan bir dönemde, üç nesili anlatır. Burada modern Mısır’ın yaşantı tarzlarına, zihniyet dünyasına, toplumsal alt üst oluşlara derinlemesine nüfuz eder. Gelenekle yeni arasındaki gerilimi, uçları ortaya koyar.1500 sahifelik Kahire Üçlemesi’nde savaşın sürdüğü, Mısır’ın İngiliz mandasında yönetildiği, İngilizlerden nefret eden halkın Alman tarafını tuttuğu günler hatırlatılır. Milliyetçi parti Wafd etrafında toplananlar bağımsızlık özlemlerini dillendirmeye başlamışlardır. Kahire’de gerilimli bir atmosfer mevcuttur o günlerde. Ancak bu gelişmelerin geleneklerine bağlı tüccar Ahmet Abdülcevat’ın evindeki hayatın gündelik akışına neredeyse hiç   bir etkisi yok gibidir. Ataerkil aile yapısının bütün baskıcı, bunaltıcı, kadınlara göz açtırmayan düzenine rağmen birbirine sevgiyle bağlı, muhabbetli ilişkilerini sürdürüyorlar. Bir bakıma özel bir hayat.   Yazara göre o hayat Mısır toplumunun doğu-batı gerilimlerini, aydınlanmaya karşı direnişin çekirdeğini ortaya koyuyor. Mekanlara, aile içi ilişkilere, örf ve adetlere , geleneklere yapılan vurgu kişilerin varoluş şartlarını ve kim olduklarını hatırlatmak açısından önem arzediyor.

SESSİZLİK DÖNEMİ VEYA KAMUDA İKEN HAYKIRMAK

Necip Mahfuz, kendi görüşlerini hep dolaylı söyler ve tümü gözlemleridir. Ahmet Abdülcevat’ın üniversite öğrencisi oğlu Fehim İngilizlere karşı direnişe katıldığında baba otoritesi ilk defa kökten sarsılacaktır.

Necip Mahfuz, Kahire’yi ve dönemleri bütün renkleriyle canlandırmıştır. Tüccarlar, bürokratlar, ev kadınları, koca bekleyen genç kızlar, hizmetçiler, sahte şeyler, dilenciler, şarkıcılar, fahişeler, öğrenciler, İşgalci İngilizler, manda yönetiminin toplumsal hayata yaptığı etki, savaşa ve istikbale ait umutlar,değer yargıları, evlilik törenleri, kadın üzerindeki baskılar, sokaklar, mahalleler, evler, saraylar, camiler, yatırlar Mısır’a ait ne varsa Kahire üzerinden sürüp giden gündelik hayat içerisine   yedirilerek okuyucunun gözbebeklerine oturtuluyor.
Yazar her karakter ile teker teker ilgileniyor. Boyun eğmeleri, darılmışlıkları, neşeleri, umutları, karamsarlıkları , din, gelenek ve modernleşme kayğıları romanlarının akışı içinde diyaloğların canlılığına bırakılıyor.

Necip Mahfuz’un romanları   Mısırlıların toplumsal, kültürel, siyasal, ekonomik resminin çekilmesi gibidir. 1944’e kadar romanlarında orta tabakadan bir Mısırlı Aile’nin yaşantısını, o günün sosyal, siyasal ve ekonomik   durumunu anlattı. 1952 Devriminden sonra uzun bir süre sessiz kaldı.

Necip Mahfuz’un daha sonra realizm ve natüralizmden etkilendiği görülür. İnsanların toplumsal şartlara ve sisteme karşı eylemde bulunması için romanlarında bu dönemin kahramanları okuyucu üzerinde karamsarlık yaratır. Mekan hep Kahire’dir, sosyal, politik ve kültürel durumun aktarıldığı muhit orta tabakadır. Artık toplumcu gerçekçilikten yazar vazgeçmiştir. Köy ile hiç ilgilenmedi. Kahire’nin romancısı oldu, hikayecisi oldu. Gündelik hayattaki iktidar ilişkilerini, büyük değişimlerin sıradan insanların hayatına nasıl yansıdığını yazdı.

Necip Mahfuz kendini “Ben tarihin bir döneminde mutlu bir evlilik yapmış, iki kadim uygarlığın çocuğuyum. Bunlardan ilki yedibin yıllık firavun, ikincisi 1400 yıllık islam uygarlığıdır. İki uygarlığın dizinde doğmuş olmak, onların sütünü emmek, edebiyat ve sanatlarından beslenmek benim kaderimdi. Ardından batının zengin ve etkileyici kültürünün nektarından içtim. Tüm bunların verdiği ilhamdan ve kendi korkularımdan kelimeler damıtıldı.”

Necip Mahfuz uygarlıkları harmanlayan düşünce zengini, geniş bakış açılı bir yazardı.Derin analizleri ve sentezleri vardır.

“SANAT CÖMERT VE ANLAYIŞLIDIR”

1967 Arap-İsrail Savaşı, devrim sonrası gibi Necip Mahfuz’u   edebiyattan bir dönem uzaklaştırdı. Ama İsrail ile barış yapılmasından yana tavır sergiledi. Filistin sorununa sahip çıktı. Nobel’i kazandığında gönderdiği mesajda dedi ki;

“-Ben borçlarını ödeyebilmek için insanların açlık sınırında yaşamak zorunda kaldığı bir dünyadan geliyorum. İnsan hakları çağında, insan haklarından yoksun bırakılıp, ayrımcılığa ugratılarak perişan edilen Güney Afrika’daki milyonlar, sanki insan sayılmıyor. Kendi topraklarında yaşamalarına rağmen Batı Yakası ve Gazze’de kaybolmuş insanlar var. İlkel insanların elde ettiği ilk hakkı, talep ediyorlar. Onlara ait olduğu başkaları tarafından da kabul edilen kendi yerlerine , kendi topraklarına sahip çıkmak istiyorlar.   Bu soylu ve cesur hareketlerinin karşılığını kadın erkek, genç , yaşlı demeden kemikleri kırılarak, kurşunlarak, evleri başlarına yıkılıp,   dolduruldukları hapishanelerde ve toplama kamplarında   işkenceden geçirilerek alıyorlar. Etraflarını saran 150 milyon Arap, olan biteni üzüntü içinde izliyor. Bu durum bölgeyi bir felakete doğru sürüklüyor ki, böylesi bir felaket ancak adil, kapsamlı bir barış için uğraşanların çabaları ve bilgeliğiyle önlenebilir.

Evet üçüncü dünyadan gelen bu adam hikayeleri yazmak için iç huzurunu nasıl bulabildi. Bereket versin sanat cömert ve anlayışlıdır. Mutlu olanın hayatını   zenginleştrdiği gibi, çaresizin de hayatını çoraklaştırmaz. İçlerinde birikenleri dışa vurmalarını ifade için ikisine de uygun araçları sağlar.”

Necip Mahfuz 1950’li yıllarda   milliyetçi partinin sol kanadındaydı, marksist ve sosyalistlere arka çıkıyordu. Sonra onları da eleştirdi.1952’de gerçekleşen Temmuz Askeri Darbesi’nden yanaydı. Ancak sosyalist proğramlı Cemal Abdülnasır’ın otoriter uygulamaları Necip Mahfuz’da hayal kırıklığı yarattı. Hesaplaşmayı Kahire Üçlemesi’ne ve öteki romanlarına, hikayelerine bıraktı. Siyasete doğrudan girmedi. Çalışmalarında gerçeklik ve adalet arayışı vardır. Mısır için hayal gücünü çalıştırdı. Siyaseti ideolojiye hiç indirmedi.

YÖNETİMLERİN ELEŞTİRİLMESİ

Necip Mahfuz mahallilikten uzaklaştı, evrenselliği öne çıkardı. İnsani meseleleri yazılarına taşıdı. Din ile bilim çatışmasını gündeme getirdi. 1967 savaşı sonrası   ülkedeki yolsuzlukları, kendini kaybetmişliği ve Firavunlar dönemi Mısır’ından Enver Sedat yönetimine kadar sorğulayarak eleştirdi; Emane’l Arş(1983) bunun güzel bir örneği.

Filfil hikayesinde “ Bu ülkede adalet terazisi   gerektiği gibi kurulsaydı, bütün saraylar boşalır, cezaevleri dolardı. Hırsızlığın serbest olduğu bir ülkedir burası” derken yönetimi eliştirisi dikkat çekmektedir. Ayrıca fakirlere en küçük bir zevki bile çok gören toplumu suçlamakta, sadece fakirlerin cezalandırıldığını savunmakta, kanunların çok katı uygulanmasından şikayet etmektedir.

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları romanı(1959) dini çevrelerin tepkisini çekti. Devrimden sonra üslup değişikliği görüldü. Necip Mahfuz’a göre “Devrim olunca eski toplum gitti, yerine yeni bir toplum geldi. Devrim sonrası toplumu konu ediyorum. Kahramanlar sembole daha yakın hale geldi.”

Necip Mahfuz düzeni değiştirmeye çalışan devrimcilerin ikilemlerini ve bunalımlarını da konu ediyor. Sanat ile bilim, idealizm ile gerçekçilik arasında yolunu bulmaya çalışan bir milletin de vicdanını irdeliyor. Kahramanları arasında hiç bir ahlak kuralına ve ilkeye inanmayanlar da var. Onlar yozlaşmış yönetimlerin yansıması Necip Mahfuz’a göre.

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları eserini El Ezher Üniversitesi yasakladı. Gerekçe de dinin aşağılanmasıydı. Eser Beyrut’ta yayınlandı. 1994 yılında Necip Mahfuz’a Nil kenarında yürürken suikast girişiminde bulunuldu. İslami kesim ile arası iyice açıldı bu nedenle. Ancak vefatından önce bu gerilim giderildi,   Müslüman Kardeşeler’in örğüt çalışmalarını takdirle karşıladığını açıkladı. Danimarka’daki karikatür krizi’ni doğru bulmadı ve eleştirdi.

 

KAYNAKLAR:

·       Necip Mahfuz’un Türkiye’de yayınlanmış eserleri Kahire Üçlemesi (Saray Gezisi, Şevk Sarayı ve Şeker sokağı)

·       Cebelavi Sokağı’nın Çocukları

·       Serap

·       Aynalar

·       Birinci Geceden Sonra

·       Bıldırıcın ve Sonbahar

·       Hırsız ve Köpekler

·       Savrulan Kahire

·       Dilenci

·       Esir Üniforması

·       A. Ömer Türkeş/Radikal Kitap/ 07 Mart 2008

·       Kaya Genç/Karnak Kafe/Sabah Ankara Eki/20 Ekim 2008

·       Soli Özel/ Bir Mısırlı/Sabah/03 Eylül 2006

·       Safahat

·       Hece Dergisi/0cak 2008

·       Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu/ 19-20 Kasım 2008 2 cilt

Bu yazı toplam 3328 kez okundu.
YAZARA AİT DİĞER MAKALE BAŞLIKLARI
 
Copyright © 2014 Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı. Adres : Atatürk Bulvarı Sefaretler Apartmanı 199/9 Kavaklıdere Ankara